Jason Pontin, biz 'afallamış çağdaşlar' adına soruyor...

4 Temmuz 2014 Cuma

* Birşiirbirşiirbirşiirdaha 194

HERKES SEZAR İSE BRUTUS KİM?


..
Haksızlığa uğradığını düşünüyor çoğu kimse
Sırtından hançerlendiğini Sezar gibi. Hem de neredeyse herkes
Kendi 'sözde' mağduriyetine ağıtlar yakıyor, acındırıyor kendine
Ama hiç kimse vaktiyle günahsız birinin kuyusunu elleriyle kazdığını ve
Kendisiyle aynı odada bulunmayan biri hakkında
Asılsız hikayeler dizip, adaletsiz kararlar verdiğini
Ve fakat karşısına geçip gerçek mağdurun
Savunmasını dinlemeyi unuttuğunu
Anımsamak istemiyor...
Hiç kimse hem de...



Bunun için işte
Adalet,
Çölde inatla -ve de olmadığını bile bile- 
Midye kabuğu aramak gibi bir şeydir...
Güneşte kavrulmuş bir yüzle ama ak pak bir alınla gökyüzüne bakıp
'Evet gerçekten yokmuş; ama ben aradım. Artık eminim...'
Diyebilmektir adalet.

Şunu da unutmamak gerekir
Mağdur gözüküp sızlanan birçok kimse, aslında zalimin kendisidir!
..

Kuzey Kıbrıs Lirikleri'nden, 
2001

11 Mart 2014 Salı

* Birşiirbirşiirbirşiirdaha 193


Silgi tozu

Geride bıraktığın silgi tozundan çıkarıyorum
Buradan geçtiğini. Bilgiler ve yargılar üzerinde
Akılcı oynamalar yapabildiğini anlıyorum.
Sözcüklerle ya da sayılarla deneme-yanılmalar yapıyor oluşunu
Küçümsemiyorum, aksine
Bu yaptığını en karmaşık uğraşımız olan hayata benzetiyorum.

Hayat, geride her gün yarılanan kalıntılar bırakarak yüzlerce şeyi,
Binlerce kez değiştire değiştire ayak uydurmaya çalıştığımız bir hikaye
Ve biz, her birimiz kurşun kalemler gibiyiz.

Geride bıraktığın silgi tozundan çıkarabiliyorum
Kendini ustaca değiştirebildiğini. Doğurgan kuşkuların sarmaşık gibi
Beynine tutunduğunu duyumsayabiliyorum.
Geriyi görebilen gözlerin var, ileriye doğru yürürken
Daha güvenli adımlar atabiliyorsun.
Özgür beynin, koşman için kışkırtıyor seni
Ve kuşku sarmaşığının vantuzları seni asla yavaşlatmıyor;
Gökyüzüne bağlıyor seni, uçsuz bucaksız yıldız tarlalarına...
Orada yeni bir hayatın ipuçları var. Yeni ve
Şimdi sahip olduklarımızdan çok daha önemli bilgiler.
Tümü senin olacak...
Bir süre sonra kalabalığa evrilecek
Ve en görkemli galaksiye dönüşecek
Şu yalnızlığına kanıp
Silgini çöpe atma,
Tiranlaşma
Yeter ki...

.

2014, Mart başı...

GAZETE PUSULA'dan alıntı: ÖZLÜYORUZ


Özlüyoruz
8 Şubat 2014, Cumartesi


‘Özlem duymak’ bizim en insanî yanımız…
Çocukken bir an önce büyümek isterdik. Çarçabuk hayata atılmayı dilerdik.
Bilmezdik yıllanmış hayatların muhtevasını; dolayısıyla bizimkine özlemek denemezdi belki ama yine de ‘özlerdik’ büyümeyi.
Tıpkı şimdi çocuk olanların bir an önce büyüyüp yarına erişmek istiyor oluşu gibi.
Sanki bütün kurallardan, masum kısıtlamalardan, ayağımıza bizi en çok sevenlerce takılmış “Çocuksun, bu yaşta bunu yapamazsın!” prangasından yaşımız ilerledikçe kurtulacakmışız gibi.
Öyle zannederdik.
Öyle olmadığını, çabuk öğrendik…

‘Özlem duymak’ bizim en çocuksu yanımız…
Çocukken büyümeyi nasıl iştahla istiyor idiysek şimdi de hayatı çocukluğumuzdaki gibi algılayabilmeyi, saf mutlulukları yeniden yaşayabilmeyi istiyoruz. Hem de kabuk bağlamaz derin bir yaranın canımızı yakışı gibi, içimiz acıya acıya istiyoruz bunu.
İyileşmeyi düşleyen ölümcül hastalar gibi.
Her an, uyurken bile, delice bir özlemle çocukluğumuzu anımsıyoruz.
Özlüyoruz.
Aslında…
Acınacak durumdayız…

‘Özlem duymak’ bizim en kararlı ve en dirençli yanımız…
Vazgeçilmez sandığımız çocukluk düşlerimizden uzaklaştıkça büyüdük; ama göğüs kafesimizdeki o küllenmez ateşi hiç söndürmedik.
Hayat karşısında ödün vere vere olgunlaştık belki; ama yine de yeni umutlar büyütmekten, geçmişi ya da başka şeyleri özlemekten alıkoymadı bizi hayat.
Tıpkı şimdi usul usul büyüyenler gibi.
Çocuklar ve gençler gibi.
Herkes ödün vere vere olgunlaşıyor.
Böyle olduğumuz için insanız.
‘İnsanın çektiğini taşa yüklesen çatlar!’ derler ya…
Belki de özlemler içimizi kavurduğu için hala sıcak ve dirençliyiz.
Çocukken dumanına bakıp türlü hayaller kurduğumuz kara trenler gibi…
Hep uzaklara…
Hep daha uzaklara ve daha kalabalıklara…
Hep daha derin yalnızlıklara yol alan hayatlarımız…

Geçmişi bu yüzden özlüyoruz.
Geleceği de bu yüzden hasretle bekliyoruz…
***
Şehirler değişiyor.
Evlerimiz eskiyor.
Çocuklarımız büyüyüp bizden kopuyor.
Yalnızlık, her gün biraz daha yükselen bir duvar gibi etrafımızı kuşatıyor.
Meydanlardaki ve pazar yerlerindeki tanıdık yüzler azalıyor.
Kahveler ve bahçeler, artık tanımadığımız yabancı yüzlerle doluyor.
Sokak, artık bizim o eski güzel sokağımız değil.
Yabancıyız sanki.
Kendimize bile yabancılaşıyoruz.
‘Ötekileştirdiğimiz’ şey de artık kendimizden başkası değil…

Ama mütevekkiliz, bizi bekleyen sona razıyız.
Akıbetimizi özlüyoruz.
Bilmiyoruz muhtevasını; dolayısıyla buna özlemek denmez,  ‘istemek’ daha uygun düşer belki ama olsun…

Biz yine de içimizi yakıp kavuran bu duyguyu en çok özlem dediğimiz şeye benzetiyoruz.

16 Ocak 2014 Perşembe

GAZETE PUSULA'dan alıntı: KİTAPLARIN TERK EDİLMİŞLİĞİ ÜZERİNE


KİTAPLARIN TERK EDİLMİŞLİĞİ ÜZERİNE

Fazla okuyan bir toplum olmadığımız söylenir; bu doğru…
Hatta bırakın fazlasını, ‘yeterince’ okuduğumuz bile söylenemez.
Her yıl yayımlanan kitapların sayısı, yine aylık-haftalık yayımlanan dergilerin sayısı, çeşitliliği; günlük gazetelerin tirajları, bize ‘okumayan toplum’ eleştirisi yöneltenleri haklı çıkarıyor ne yazık ki…
***
Hürriyet’in geçtiğimiz günlerde paylaştığı bir istatistiğe göre Türkiye, kitapseverlik bakımından çoğu Afrika ülkesinin bile gerisinde:
Japonya’da düzenli kitap okuyanların nüfusa oranı %14, Amerika’da 12, İngiltere ve Fransa’da %21 iken bu rakam ülkemizde %0,01…
‘On binde bir’ yani…
Arz ile talep birbirini doğruluyor; 7 milyon nüfuslu Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100 bin tirajla basılırken, bizde bu rakam ortalama 3 bin… Kitapları 10 binin üzerinde basılan ozanlarımızın, yazarlarımızın sayısı 100’ü bulmuyor…
1400 civarındaki kütüphanemizin sadece 400 kadarı uluslararası standartlara uygun…
Bir günde basılan tüm gazetelerimizin toplam tirajı, İngiltere’de basılan The Sun’ın günlük tirajından daha az…
Ve daha da kötüsü, -Hürriyet’in raporunda geçmiyor ama işim gereği sıkça sınıyorum-  lisede okuyan öğrencilerimize “Yaşayan ya da yaşamayan 10 Türk şair veya yazarı sayar mısın?” dediğimizde Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet’ten sonra upuzun sessizlikler doğuyor.
“Onlar şair; peki onlardan okuduğunuz birer şiir adı söyleyin” deyince de yanıt çoğunlukla “İstiklal Marşı” ile sınırlı kalıyor.
Suç çocuklarımızda değil tabii…
Sistemin nerede aksadığını, nerede yanlış yapıldığını da hepimiz biliyoruz.
Biliyoruz bilmesine de…
Yine de ‘bir Japon yılda ortalama 25, İsviçreli 10 kitap okurken biz, ortalama 10 yılda bir kitap okuyoruz’. İstatistik, gerçeğin sağlamasını yapıyor.
Biz, bir şeyi değiştiremiyoruz.
Niye?..
Kendi yanıtımı bu yazının sonuna bırakıyorum.
***
Yine Hürriyet’in paylaştığı Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu, tüm bu sayıları, nedenleri ve herhangi bir operasyon için olası giriş noktasını birkaç sözcüğe indirgiyor:
“Türkiye, kitap okuma sıralamasında 86. Sırada…”

İyi de okullarımızda ‘okuma saati uygulaması’ yapmıyor muyuz?
Her sabah ya da öğleden sonra, seçilmiş bir derse, 10 dakika kitap okuyarak eğitime başlamıyor muyuz?
Dönem ödevlerini, projeleri kalın kalın kitaplar üzerine kurmuyor muyuz?
Niye hala 86. basamağın yukarısına tırmanamıyoruz?
Niye Mozambik’i, Şili’yi, Yeni Zelanda’yı geçemiyoruz?..

‘İstisna düzeyindeki’ birkaç eğitim kurumunu tenzih ederek fazla uzatmadan kendi yanıtımı vereyim:

Bence…
“Gibi yapıyoruz…”
Okur gibi, anlar gibi, önemliymiş gibi, önemsiyormuşuz gibi, önemsetebiliyormuşuz gibi yapıyoruz…
Belki önemli olduğunun gerçekten farkındayız da…
Ama kitapları, ozanları, yazarları genel anlamda hayatımızın merkezine çekemediğimiz için ‘çocuklarımız da bizi samimi bulmuyorlar’. Gösterdiğimiz yol doğru olsa da yapmacığa kaçan uygulamalarımızı fazla ciddiye almıyorlar.
O yüzden alışkanlıklar ve dolayısıyla rakamlar yükselmiyor.

Ne dersek diyelim; çocuklar çevrelerine bakıyorlar ve okuduğu için, sırf kültürlü ve görgülü olduğu için yüceltilen birilerini göremiyorlar.
Yüceltilenlerin; ya politik güç edinmiş ya bir biçimde köşeyi dönmüş ya siyasete sırt dayayıp bürokraside yükselmiş ya da genel ekonomik sıkıntıları bir biçimde çalımlamış kişilerden müteşekkil çok bahtiyar bir takım olduğunu görüyorlar.
Halbuki gerçek okur-yazarlar, duyarlılıkları aşırı geliştiği için huzursuzdurlar.
Kısaca; ortada ‘gerçek okur-yazar rakamlarını aşağıya çeken bir derin etken’ varsa o da en başta bizim toplum olarak ‘okuma hususunda sergilediğimiz’ korkunç riyakarlığımızdır…
Bu riyakarlık sadece kitaplar için değil, modern dünyanın ortağı olacak çocuklarımız için de aslında son derece tehlikeli bir ‘yalnızlık’ hazırlıyor.

“Bilmem kaçıncı köyden kovulacak olsam da” ben biraz daha açık bir yanıt vereceğim:
Öğretmenlerin bile okumadığı, kitap satın almadığı, bahçedeki banklara geçip birkaç sayfa çevirmediği, derste bir kitabı tartışmadığı okullarda, gençlere ve çocuklara kitap okuma sevgisi aşılanamaz…

‘Öğretmenler, nasıl birer canlı okuma idolüne dönüşür’ konusuna bu yazıda girmeyeceğim.

Çünkü o çok uzun hikaye…
..

Savaşkan İlmak
17 Ocak 2014

15 Ocak 2014 Çarşamba

* birşiirbirşiirbirşiirdaha 192

Delta


Benim aklım, ‘yeniden değer kazanmış nedenlere’ takılıyor
Geçerliliğini yitirmiş övgüleri ayıklıyor hayatımdan. Yalınlık
Limon ağaçlarının arasından dolunay doğuruyor geceleyin.
‘Kucak dolusu çocuk sesleri’ diyor kulaklarım, ısrar ediyor
Onları ayışığında uyutuyor.

Pencereden dışarıya bakıyorum, bütün dünya gözüküyor
Bir öğüt ırmağı, bir iç denize iniyor. İçim bunalıyor.

İyi bir şey mi böyle olmam, bilmiyorum...




.
Ocak 2014, Manavgat

27 Aralık 2013 Cuma

* birşiirbirşiirbirşiirdaha 191


OLASILIKLAR TRİOSU:
BELKİ , MUHTEMEL VE MUTLAKA...


Bir yolu vardır kırıp dökmeden kalkıp gitmenin
Belki
Kırılıp örselenmeden uğurlanmanın da bir yolu bulunabilir
Labirent bulmacalarda olduğu gibi
Nasılsa mümkün 'Sonra görüşürüz!' diyerek ayrılmak cemden
Ve 'Her şey için teşekkürler...' notu karalanmış bir peçete bırakıp masaya
Zil zurna hayalkırıklığıyla
Çıkıp gitmek şu hayattan

Mümkündür

Yenildiğimiz bütün savaşlara intikam hırsıyla, bir kez daha
Başlamak değil belki istediğimiz
Daha fazla kırılmadan ve kırmadan bir kalbi daha
İlan etmek, uğraştığımız bütün işlerin beyhudeliğini
İstediğimiz

Bir yolu vardır belki
Hiçbir halta yaramaz
Hayat deneyimlerini sonlandırmanın ve
Tepeden tırnağa masrafa batırmadan üstümüze titreyen birkaç iyiyi
Kendi iyilerimizi ve kendi iyiliğimizi
İncitip örselemeden
Noktalamanın

Bir yolu var

Mutlaka


2013-Geri sayım
Yedi, altı, beş...

22 Aralık 2013 Pazar

* birşiirbirşiirbirşiirdaha 190

Üşüdün, buz tuttun...
                          -22 Aralık'tı, yıl 1914'tü-

ve cebinde bir kar tanesi oldu
adresine varamayan mektubun


Nereliydin?
Afyonlu olduğunu işittim. Kar yağışına fısıldamıştın.
Kardan daha yumuşaktı sesin.
Ama ne farkeder...
Son mektubunu teslim ettiğin Mersinli Onbaşı
Hava değişimini reddedince üzüldüydün.
Hava değişti, buza kesti işte
Mersinli dondu Yemlikçeşmesi'nin oluğuna yaslanıp
Nereli olduğunu bilmediğin bir manga
Bir bölük
Bir tabur dondu Allahuekber'de
Hiçbir Allah kulu böyle üşümemişti
Allahın hiçbir kulu
Üşümemişti böyle

Halbuki orada öyle buza yatmak değil senin üzüldüğün,
Cebinde ince bir
Kar tanesine dönen mektubun
Bütün askerlerin
Geride kalan bütün yavuklulara
Ve bütün yetimlere söylediği.
.
2013 biterken